- 2026
-
2025
-
2024
-
2023
-
2022
-
2021
-
2020
-
2019
-
2018
-
2017
-
2016
-
2015
-
2014
-
2013
-
2012
-
2011
-
2010
-
2009
-
2008
-
2007
-
2006
-
2005
-
2004
-
2003
-
2002
-
2001
-
2000
-
1999
-
1998
-
1997
-
1996
-
1995
-
1994
-
1993
-
1992
-
1991
-
1990
-
1989
-
1988
-
1987
-
1986
-
1985
-
1984
-
1983
-
1982
-
1981
-
1980
-
1979
-
1978
-
1977
-
1976
-
1975
-
1974
-
1973
-
1972
-
1971
-
1970
-
1969
-
1968
-
1966
-
1964
-
1963
-
1961
-
1959
-
1958
-
1955
-
1954
-
1953
-
1952
-
1951
-
1950
-
1949
-
1948
-
1947
Öz: Son yıllarda yapay zeka (YZ) modelleri; deprem erken uyarı sistemlerinden heyelan duyarlılık haritalarına, yeraltı kaynaklarının modellenmesinden stratigrafik sınıflandırmaya kadar yer bilimlerinin hemen her alanında rutin olarak kullanılmaktadır. Geleneksel yöntemleri tahmin doğruluğu açısından geride bırakan bu modeller, gözlem ile çıkarım arasında giderek daha fazla arabuluculuk rolü üstlenmektedir. Ancak bu teknik başarı, kritik bir soruyu gündeme getirmektedir: Yüksek tahmin doğruluğu, gerçek jeolojik anlayışı yansıtmakta mıdır` Bu yazı, veri odaklı modellerin artan tahmin kapasitesinin, yerbilimlerinin yorumlayıcı doğasını ve gerçek jeolojik koşulların ortaya konulmasını gölgeleme riskine dikkat çekmektedir. Gözlemlerin seyrek, belirsizliğin yapısal nitelikte ve doğruluğu kanıtlanmış bilginin sınırlı olduğu alanlarda örneğin yeraltı yorumlaması ve afet değerlendirmesi modeller, fiziksel süreç temelli olarak ilgisiz proksiler (vekil değişkenler) aracılığıyla görünürde yüksek sınıflandırma doğruluğuna ulaşabilmektedir. Bu durum, değişen çevresel veya tektonik koşullar altında modellerin taşınabilirliğini ve jeolojik tutarlılığını zayıflatmaktadır. Tahmine dayalı modellemeyi reddetmeksizin, bu perspektif çalışma, yeni bir algoritma önermekten ziyade yol gösterici bir yapı niteliğindeki kavramsal ve yarı-biçimsel bir "asistan" çerçevesi sunmayı amaçlamaktadır. Bu çerçeve, jeolojik kısıtlamaları, yorumlanabilir modellemeyi ve model sonrası jeolojik doğrulamayı bütünleştirerek tahmin performansının jeolojik akıl yürütmenin önüne geçmesini engellemeyi hedeflemektedir.
Öz: Vezirler ofiyolitik melanjı (Kula`nın kuzeydoğusu, Batı Türkiye) içerisindeki listvenit tipi siliskarbonat metasomatik alterasyon, litoloji/ROI maskelemesi uygulanmış Seçimli PCA (Selective PCA) iş akışı ve tamamlayıcı bant-oranı indeksleri ile bulut içermeyen bir Landsat-7 ETM+ görüntüsü üzerinden taranmıştır. Maskeleme, bitki örtüsü, alüvyon ve hedef dışı litolojilerden kaynaklanan spektral karışımı azaltarak saha ile doğrulanmış ROI içinde anomali kontrastını artırmıştır. Ferrik demire duyarlı PC2 anomalileri, karbonatlaşmış/silisleşmiş serpantinitler (CS-Srp) ile Fe-oksit boyalı siliskarbonat şapkalar (Fscc/Cnz) boyunca kümelenmekte ve arazide gözlenen hematitleşmiş kaplamalarla uyum göstermektedir. Fe²+ tepkileri daha zayıftır ve yüzeyde ileri oksidasyon/overprinting koşullarında Fe²+ imzalarının sınırlı korunduğunu düşündürmektedir. Hidroksil ile ilişkili desenler alterasyon halelerini işaret etse de kuvvetli silisleşmiş şapkalarda OH soğurmalarının baskılanması nedeniyle zayıflayabilmektedir. Bant-oranı haritaları (Fe³+: B3/B2; silis: B7/B5; OH-: B5/(B5+B7)) ve μ ± σ ile istatistiksel sınıflama, PCA desenlerini doğrulayarak tekrarlanabilir hedef sıralaması sağlamıştır. Sonuçlar, gölgeli vadilerde topoğrafya kaynaklı sahte anomaliler ve eğim geçişlerinde piksel-içi karışım nedeniyle oluşan spektral seyrelme gibi30 m çözünürlüğe özgü sınırlılıkları dikkate alarak, bölgesel ölçekte hızlı alterasyon taramasını mümkün kılmaktadır. Gelecek çalışmalarda ASTER TIR ve 2008 öncesi arşiv ASTER SWIR sahneleri veya modern SWIR/hiperspektral veriler ile mineral ayrımı güçlendirilebilir.
Öz: Bu çalışma, Batı Antarktika`da Antarktik Yarımada`nın kuzeyinde yer alan Güney Shetland Adaları boyunca konumlanan Dee ve Cecilia adalarında yüzeyleyen gabroik intrüzyonların yerleşim koşullarını karşılaştırmalı olarak incelemektedir. İntrüzyonların kristallenme sıcaklıkları ve yerleşim basınçları, iki-piroksen jeotermobarometresi kullanılarak hesaplanmış ve bununla beraber FeTi oksit çiftlerinden oksijen fuga sitesi koşulları belirlenmiştir. Petrografik olarak Dee intrüzyonları, plajiyoklaz, klinopiroksen, ortopiroksen ve olivin ve opak minerallerden oluşan, ince taneli ve holokristalen porfrik dokular ile temsil edilmektedir. Buna karşılık Cecilia İntrüzyonu, benzer mineralojik bileşime sahip olmakla birlikte, daha iri taneli holokristalen granüler dokular sergilemektedir. Dee intrüzyonlarında plajiyoklazlar baskın olarak normal zonlanma gösterirken, Cecilia İntrüzyonu`nda plajiyoklaz kristallerinde osilasyonlu ve yer yer ters zonlanmalar ile birlikte elek dokuları ve körfez yapıları izlenmektedir. Yapılan iki-piroksen jeotermobarometre hesaplamaları, Dee intrüzyonlarının yaklaşık 10301090 ºC kristallenme sıcaklıkları ve 2,53,5 kbar basınç aralığı ile üst kabuk seviyelerinde görece sığ yerleşimine işaret etmektedir. Buna karşılık Cecilia İntrüzyonu, 10001170 ºC aralığındaki kristallenme sıcaklıkları ve 4,56,5 kbar basınç değerleri ileortaalt kabuk seviyelerinde daha derin bir sokuluma karşılık gelmektedir. FeTi oksit barometresi sonuçları, her iki intrüzyonun da oksitleyici redoks koşulları altında kristallendiğini; Cecilia İntrüzyonu`nun Dee`ye kıyasla dahayüksek oksijen fugasitesi değerleri sergilediğini göstermektedir. Saha, petrografi ve mineral kimyası verileri birlikte değerlendirildiğinde, Dee ve Cecilia intrüzyonlarının Güney Shetland Yayı boyunca gelişen mafik magmatizmanın kabukta farklı seviyelere yerleşmiş olan üyelerini temsil ettikleri görülmektedir. İleride yapılacak olan yaşlandırma çalışmaları ile bu mafik intrüzyonların kabuk içerisindeki evriminin bölge tektonizması ile ilişkisinin araştırılması mümkün olabilecektir.
Öz: Nadir toprak elementleri (NTE), başta NdFeB ve SmCo tipi kalıcı mıknatıslar olmak üzere savunma sanayi, enerji, elektronik, lazer ve sensör teknolojileri gibi stratejik alanlarda kullanılan kritik hammaddelerdir. 2000`li yıllardan itibaren küresel nadir toprak elementleri arzı, yüksek sermaye gereksinimleri ve çevresel düzenlemelerin getirdiği maliyetler nedeniyle Çin dışındaki üreticilerin rekabet gücünü yitirmesi sonucunda, madencilik, zenginleştirme ve ayırma süreçlerinde Çin`in baskın olduğu bir yapı kazanmıştır. Bu derleme çalışmasında, NTE`lerin jeolojik oluşum ortamları, yatak tipleri ve küresel rezerv-kaynak dağılımları bütüncül bir çerçevede ele alınmaktadır.
NTE mineralizasyonları, karbonatitler, alkalen magmatik sistemler ve Demir Oksit Bakır Altın (DOBA) yatakları gibi birincil jeolojik kaynaklar ile iyon-adsorpsiyon killeri, plaserler ve lateritik oluşumlar gibi ikincil kaynaklar içerisinde gelişmektedir. Birincil kaynaklar genellikle hafif NTE`lerce zengin ve yüksek maliyetli üretim süreçlerine sahipken, ağır NTE`ler çoğunlukla ikincil kaynaklardan elde edilmektedir. Dünya genelinde NTE rezervlerinin yaklaşık 90-120 Mt, potansiyel kaynakların ise ~480 Mt düzeyinde olduğu kabul edilmekte olup, Çin hem rezerv hem de kaynak bazında lider konumdadır. Avrupa`da Grönland, İsveç, Finlandiya, Norveç, Almanya ve Türkiye önemli NTE potansiyeline sahip bölgeler arasında yer almaktadır. Türkiye`de yatak ölçeğinde tanımlanmış başlıca NTE alanları Eskişehir-Kızılcaören (Beylikova) ve Malatya-Kuluncak sahalarıdır. Bu sahalar, alkalen magmatizma ile ilişkili olup özellikle Nd ve Pr (La ve Ce dışında) bakımından zengin karakter sergilemekte ve NdFeB mıknatıs üretimi açısından stratejik öneme sahiptir. Eti Maden tarafından yapılan son çalışmalar, Eskişehir Kızılcaören sahasında yaklaşık 694 Mt büyüklüğünde ve %1,51,8 toplam NTE tenörüne sahip büyük ölçekli bir kaynak bulunduğunu göstermektedir. EskişehirKızılcaören sahası Batı Anadolu`daki açılmalı tektonik rejimle ilişkiliyken, MalatyaKuluncak sahası Orta Anadolu Kristalen Kompleksi`nde gelişen Geç KretaseErken Paleosen yaşlı çarpışma sonrası alkalen magmatizmasıyla ilişkilidir. Türkiye genelinde benzer alkalen sistemlerin varlığı, NTE aramacılığı ve kritik mineral stratejileri açısından önemli bir potansiyel sunduğunu göstermektedir.
Bu sentez, NTE arama stratejilerinin geliştirilmesine, küresel tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesine ve Türkiye`nin NTE potansiyelinin değerlendirilmesine yönelik çalışmalara bütüncül bir jeolojik referans çerçevesi sağlamaktadır.
Öz: Türkiye`nin ilk resmi deprem bölgeleri haritası "yer sarsıntısı bölgeleri haritası" ismi ile 12 Temmuz 1945tarihinde yayınlanmıştır. Bakanlar kurulunca onaylanan ve/veya Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren haritalar "resmi" sıfatını almakta ve yapı üretim süreçlerinde haritada belirlenen deprem bölgesinin esaslarına uyulması zorunluluğu doğmaktadır. 22 Temmuz 1944 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren "Yer sarsıntılarından Evvel ve Sonra Alınacak Tedbirler Hakkında Kanun" gereğince bu harita Bayındırlık ve Milli Eğitim Bakanlıklarınca kurulan bir komisyon tarafından hazırlanmış ve Türkiye; Büyük hasara uğramış bölgeler, Tehlikeli yersarsıntısı bölgeleri ve Tehlikesiz bölgeler olmak üzere 3 bölgeye ayrılmıştır. Deprem bölgeleri haritaları ve bu haritalara paralel olarak hazırlanan bina deprem yönetmelikleri deprem risklerinin azaltılması çalışmalarında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışma kapsamında; ilk resmi deprem bölgeleri haritasının hangi ihtiyaçtan doğduğu, nasıl ve hangi verileri kullanarak hazırlandığı ve ulusal afet/deprem risk yönetim sistemi açısından taşıdığı önem gibi konular hakkında detaylı bilgiler verilmeye çalışılacaktır. Bu bilgiler 1940`lı yıllardan itibaren Türkiye`de deprem bölgeleri haritası ve yapı yönetmelikleri üzerine yapılan çalışmalara ait bilgilerle desteklenmiş ve bütünleştirilmiştir. Böylece hem "1945 Türkiye Yer Sarsıntısı Haritasının" afet risk yönetimi açısından öneminin ve arka planının daha iyi anlaşılması hem de Türkiye`nin depremle mücadele tarihine ışık tutulması hedeflenmiştir.
Öz: 17 Ağustos 1999 Marmara depreminde meydana gelen yüzey kırığının doğudaki ucu Düzce havzasının güneydoğusunda Aydınpınar köy yolunun kuzeyinde belirsiz hale gelmişti. 17 Ağustos Adapazarı-Gölcük depreminin yüzey kırığı batıya ilerlerken doğuya doğru Düzce ovasının güneydoğusuna kadar da ilerlemişti. Doğuya ilerleyen yüzey kırığı 12 Kasım 1999 da Düzce Kaynaşlı depremine yol açmış ve yüzey kırığı Kaynaşlı ilçesini geçerek Asarsuyu vadisine kadar ilerlemişti. Her ne kadar yakın gelecekte bir İstanbul depremi beklenmekteyse de yer bilimcilerin dikkatini bu yüzey kırığının daha doğusunda artan deprem tehlikesine çekmek istemekteyiz. Bu tehlike söz konusu deprem sırasında Bolu havzasının kuzeydoğusunda beliren bir seri tansiyon çatlağı ile ve 16.03.2023 tarihinde bu noktada meydana gelen M=4.8 depremi ile kendini belirtmiştir.

TMMOB